İşgal Dönemi Tanıtımı
Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı sonuçlarının ardından, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir yenilgi belgesi değil, aynı zamanda fiili bir teslimiyetin ilanıydı. Antlaşmanın özellikle 7. ve 24....
Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarının ardından, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu için yalnızca bir yenilgi belgesi değil, aynı zamanda fiili bir teslimiyetin ilanıydı. Antlaşmanın özellikle 7. ve 24. maddeleri, İtilaf Devletleri’ne güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum bahanesiyle Anadolu’nun her köşesini işgal etme hakkı tanıyordu. Bu maddeler, yüzyıllardır bağımsız yaşamış bir milleti kendi topraklarında esaret altına almanın hukuki kılıfı olarak tasarlanmıştı.
13 Kasım 1918’de, İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na demirlemesiyle karanlık günlerin en acı tablosu ortaya çıktı. Başkent fiilen işgal edilmiş, devletin yönetim merkezi düşman kontrolüne geçmişti. Mondros’un ağır şartları gereği ordular terhis ediliyor, silahlar ve cephaneler toplanıyor, telgraf ve demiryolu hatları İtilaf güçlerinin denetimine bırakılıyordu. Anadolu, adeta nefessiz bırakılmak ve adım adım parçalanmak isteniyordu.
Ancak İtilaf Devletleri’nin hesaba katmadığı bir şey vardı: Anadolu insanının bağımsızlık karakteri. Ordusu dağıtılmış, silahları elinden alınmış ve yönetimi esir düşmüş olsa da, halk kendi kaderini kendi tayin etme kararlılığındaydı. İşgallerin başlamasıyla birlikte yurdun dört bir yanında kendiliğinden doğan yerel direniş örgütleri, yani Kuva-yi Milliye ruhu filizlenmeye başladı. Bu karanlık dönem, aslında küllerinden yeniden doğacak bir milletin, destansı bir kurtuluş mücadelesine uyanışının ilk evresiydi.